Hafızanın Grameri
Tahsin Tan · Le Regard Français
Türkçede geçmişi tanıklığa göre böleriz: gördük ("geldi") ya da duyduk ("gelmiş"). Fransızca ise geçmişi bambaşka bir eksende ikiye ayırır: bitmiş mi, sürüyor muydu? Passé composé olayı kapatır, mühürler, tutanağa geçirir: « Il a plu. » — yağmur yağdı; başladı, bitti, dosyası kapandı. Imparfait ise aynı yağmuru sisin içine bırakır: « Il pleuvait. » — yağmur yağıyordu; ne zaman başladığı belirsiz, ne zaman biteceği söylenmemiş. Adı bile bunu itiraf eder: Latince imperfectus, "tamamlanmamış" demektir.
Bu ikilik, bir anıyı anlatmanın da dilbilgisidir. Fransızca konuşan biri geçmişi anlatırken kamerayı iki kez kurar: önce dekor imparfait ile döşenir — hava soğuktu (il faisait froid), radyo çalıyordu (la radio jouait), ben yedi yaşındaydım (j'avais sept ans) — sonra olay, passé composé ile bu dekorun ortasına düşer: kapı çalındı (on a frappé à la porte). Belleğimiz de tam böyle çalışmaz mı? Fonu bulanık, atmosfer hâlinde hatırlarız; olay ise nettir, tarihlidir, kenarları keskindir.
Katman bununla bitmez. Fransızcada bir de plus-que-parfait vardır: geçmişin de geçmişi. « J'avais oublié son visage. » — "Yüzünü unutmuş olduğumu fark ettim." Bu kip, hatıranın altındaki hatırayı, unutuşun kendisinin bile hatırlanabildiği o dip katmanı taşır. Dilbilgisi tablolarında dört satır tutan bu zamanlar, aslında belleğin jeolojik kesitidir: en üstte olay, altında fon, en dipte unutulmuş olanın izi.

Öğrenci için pratik sonuç şudur: imparfait ile passé composé arasındaki seçim bir kural ezberi değil, bir bakış açısı seçimidir. Aynı cümle iki zamanla da kurulabilir ve ikisi de doğrudur — ama aynı şeyi söylemezler. « Quand je suis entré, elle lisait » (girdiğimde kitap okuyordu: okuma sürüyor, ben olaya düştüm) ile « Quand je suis entré, elle a lu » (girdiğimde okudu: benim girişim onu okumaya geçirdi) arasındaki fark, dünyanın iki farklı kurgusudur.
Imparfait, dilin sisli hatırlayışıdır; passé composé, tutanağa geçmiş hâli; plus-que-parfait ise hatıranın altındaki hatıra.
« Il pleuvait quand nous nous sommes rencontrés. » — Tanıştığımızda yağmur yağıyordu. (Yağmur: fon.)
« Il a plu toute la journée. » — Bütün gün yağmur yağdı. (Yağmur: kapanmış olay.)
« Il avait plu ; les rues brillaient. » — Yağmur yağmıştı; sokaklar parlıyordu. (Yağmur: iz bırakmış geçmişin geçmişi.)